[BUNDAN TAM YEDİ YIL ÖNCE… TAM DA YİNE BÖYLE SEVİMSİZ BİR 13 ARALIK GÜNÜNDE YAZDIĞIM YAZIYI AKTARIYORUM.

ŞİMDİ Mİ?.. HİÇBİR ŞEY YAZMAK GELMİYOR İÇİMDEN.

SADECE, ACI-HÜZÜN-ÖZLEM-TEVEKKÜL… ONUN İNCE-DERİNLİKLERİNİ DÜŞÜNE DÜŞÜNE. HEPSİ BU KADAR.]

Şöyle yazmışım o tarihte:

Oğuz Atay dışında -hemen hemen- hiçbir yazarımızın ölüm ya da doğum günleri anılmıyor farkında mısınız?

Sanıyorum bir tek Nazım Hikmet hariç…

Bu iki özdeş, ama farklı kulvarlarda yaşamış olan gönül insanım dışında sanki anılacak hiçbir edebiyatçımız yok; hiçbir düşünürümüz mevcut değil.

Uğur Mumcu politik bir misyon çerçevesinde anılıyor.

Bahriye Üçok, Çetin Emeç ve diğerleri de aynı safta…

Ama Oğuz Atay’a olan ilgi özellikle genç kuşaklar arasında gün geçtikçe artıyor ve olağan dışı hızlı bir gelişme gösteriyor.

Nazım Hikmet’e genç kuşakların nispeten uzak kalmış olması, içinden geçmekte olduğumuz dönemin koşulları düşünüldüğünde yadırganacak bir şey değildir.

Ama Oğuz Atay sevgisinin katlanarak artması ilerinin aydınlık Türkiye’si için umut verici bir gelişmedir.

13 Aralık günü geçtiğimiz haftanın içinde kaldı.

O, işte o gün çekilip gitmişti bu dünyadan, aramızdan, yanı başımızdan.

Nasıl mı?

Gelin bunu Oğuz Atay’ın cümleleri ile aktaralım. O Tutunamayanlar’da Selim Işık’ın ölümünü nasıl anlattıysa…

O cümleleri yeniden anımsayalım:

“Günseli’nin sevgilisi ve yazamadığı romanların yazarı, pazarı pazartesiye bağlayan gece vefat ederek kederli ailesini ve ona ümit bağlayanların cümlesini, bu arada, denizde havada ve karada, her zaman ve her yerde, en karanlık meyhanelerde, tutunamamanın acısını dindirmek için, mağrurları biraz daha aşağıya -çok değil- indirmek için, tutunamayanları ve tutunamadığı halde, çırpınanları kederlere boğarak, söylendiğine göre öldükten sonra bir daha doğarak, yalın ayak ve başıkabak, iyilere mükâfat ve kötülere mücazat dağıtacak sultan, dünyayı fenadan, dünyayı bekaya göç etmiş, bu dünyadan öbür dünyaya apar topar gitmiştir; çelenk gönderilmemesi, yüksek sesle ağlanmaması, sigara içilmemesi ve yerlere tükürülmemesi rica olunur; cenazede bulunacaksanız haberiniz olsun: saat on ikide cenaze namazı kılınır; duada fazla gürültü edilmemesi, altı yaşından küçük çocukların getirilmemesi, işiniz varsa zahmet edilip mezarlığa kadar gelinmemesi rica olunur; camiden çıkanlar arasında merhumu tanımadan şahadet edecek birkaç kişi elbette bulunur; intihar edenlere tören yapılmaz, böyle intikamcı Tanrı’ya tapılmaz. Kederli arkadaşları adına: Turgut Özben.”

Güle güle Selim Işık’ın “Öz”beni…

Bu yılın 13 Aralığında sana bir kez daha güle güle…

Ama bil ki, sağlığında seni genç kuşaklardan saklayabilmek için bin takla atanları hiç kimseler hatırlamıyor yaşamakta olduğumuz bu günlerde…

Çünkü sen onların Azrail’iydin…

Çünkü sen onların ipliklerini birer birer pazara çıkarttın ve yaşayan kültürümüz içindeki sorunun kaynağını oluşturduklarını yüreklilikle dile getirdin.

Nasıl mı?.. İşte aşağıdaki gibi:

“Bizim sorunumuz, “İn­sanımızın kişilik kazanma savaşının önemini henüz kavramamış olmasıdır. Kendisiyle hesaplaşma diye bir kavramın varlığından habersiz oluşundandır. Bunun için romanımız düzmecedir. Diya­lektik gibi gerçekten büyük kavramların gerisine sığınan cüceler ordusu oluşundandır. Köylünün sefil yaşayışı olgusu büyük ro­man yazmayı gerektirmez. Buna benzer sözler söyleyenlerin de as­lında sözlerinin anlamını kavramamaları da daha acıklı bir durum­dur. Halka büyük doğrular adına yalan söylemekten kurtulama­maktır sorunlardan biri. Kültürsüzlüktür. Ve en önemlisi, ne ken­dini ve ne de gerçeği sezememektir. Sezgisizliktir. Duyarsızlıktır. Kültür kopukluğudur.

… Bir iki top­lumsal gerçeği bir yerden duyan insanın başka şeyleri duyamama­sından ileri gelen bir cahillik coşkunluğudur.

… Bunları yazmanın da bir yararı yoktur aslında. Kişilik kazanmamış bir yarı aydınlar ortamında kimsenin yarım yamalak düşünce ve duygu “müktese­batı”nı irdelemeye, kendi edinimleriyle hesaplaşmaya niyeti yok­tur çünkü.”

Ama gördünüz gibi yine de yazmaktadır Oğuz Atay…

Bütün bunları yazmanın bir yararı olmadığını söylese de, yazma edimini sürdürmektedir inatla…

Kültürsüzlüğün istila ve işgaline rağmen…

Nesnel gerçeği ve kendi gerçeğini sezmenin, anlamanın ve sorgulamanın hayli uzağında da olunsa…

Sevgisiz, duyarsız bir kültür kopukluğu yaşansa da… Yazmaktadır!

Yani hiçbir şey yazmak istemese de, yazamaya devam etmektedir.

Çünkü yazmak bir eylemdir; [dışa dönük] toplumsal ve [içe dönük] bireysel mücadelenin ayrılmaz bir parçasıdır.

Çünkü bağnazlıkla, sığlıkla, kültürsüzlükle ancak, daha çok kültür, daha çok açıklık, daha çok içtenlik ve daha çok demokrasi ile mücadele edilebilir.

Çünkü karanlık, ancak yakılacak ışıklarla aydınlatılabilir.

Öyle değil mi, merhum Selim Işık?..

www.soruyusormak.com

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.