SANKİ GÖRÜCÜYE ÇIKTI

"Seçkin Eserler" platformunda değerlendirilen Faruk Haksal'ın "SANKİ Bir Yol Hikayesi" adlı romanı eleştirmen Ezgi Tümce'nin kalemi ile eleştirildi, sorgulandı, değerlendirildi. Aşağıdaki satırlarda bu özgün çalışmanın özetini bulacaksınız.

Haber Giriş Tarihi: 07.06.2026 15:16
Haber Güncellenme Tarihi: 07.06.2026 15:16
soruyusormak.com

Metni bir “klasik olay örgülü roman” gibi değil, yol yazısı, iç hesaplaşma, politik-kültürel deneme ve romanesk anlatı karışımı olarak değerlendirmek gerekir. Zaten metin de kendisini baştan böyle konumlandırıyor:

“Bu bir roman değil. Öykü de sayılmaz… deneme benzeri yol yazısı” diyerek okura biçimsel serbestlik alanını önceden bildiriyor.

Kerem’in karavan yolculuğu, aslında dış dünyaya değil, kendi geçmişine, pişmanlıklarına, ideolojik tortularına, aşklarına, çocukluk yaralarına ve Doğu-Batı sıkışmasına yapılan bir yolculuk olarak kurulmuş.

Bence metnin en güçlü tarafı samimiyeti ve sesidir.

Anlatıcı sesi yer yer hırçın, yer yer ironik, yer yer kendini ele veren, yer yer de okurla kavga eden bir ses. Bu, metni canlı kılıyor. Kerem’in “kampçılık bahane” diyerek yola çıkması; Doğu’da atan kalbiyle Batı’yı seyreden zihnini didikleme arzusu, metnin ana damarını çok iyi özetliyor. Yolculuk yalnızca Yunanistan kampingleri arasında değil; yatılı okul, 28 Nisan, 27 Mayıs, gençlik, devrimcilik, cinsellik, evlilik, alkol, felsefe, edebiyat ve yaşlılık arasında gidip geliyor.

Kerem iyi kurulmuş bir merkez karakter.

Kendini aklamaya çalışan ama tam aklayamayan; kendini sorgulayan ama her sorguda biraz daha dağılan; yorgun ama hâlâ dirençli bir karakter. Onu ilginç yapan şey, “kahraman” oluşu değil, sürekli olarak kendi kahramanlığını bozan bir iç ses taşıması. Özellikle çocukluk travmaları, yatılı okul sahneleri, öğretmenin şamarı, dokuz zeytin, ev sıcaklığına duyulan özlem gibi bölümler metnin en sahici damarlarından. Bu kısımlarda anlatı, teorik söylemden sıyrılıp doğrudan edebiyata yaklaşıyor.

Özlem karakteri / figürü metnin önemli buluşlarından biri.

Özlem yalnızca bir kadın değil; Kerem’in belleği, arzusu, içki arkadaşı, vicdanı, geçmişi, karşı sesi ve bazen de el freni gibi işliyor. Metin onu “Kerem’in sol-kulakçığı ile sağ-karıncığı arasına sıkışmış” bir iç varlık gibi konumlandırıyor; bu oldukça güçlü bir metafor. Bu sayede Özlem, klasik bir yan karakter olmaktan çıkıp anlatının iç muhasebe mekanizmasına dönüşüyor.

Metnin ikinci büyük gücü kültürel yoğunluğu.

Sokrates, Epiktetos, Descartes, Ahmet Hamdi, Oğuz Atay, Nazım, Dostoyevski, Tanpınar, Nietzsche, Marks gibi adlar metinde yalnızca süs olarak değil, Kerem’in zihinsel coğrafyasının parçaları olarak dolaşıyor. Bu, romanı sıradan bir karavan-gezi anlatısı olmaktan çıkarıyor. Akbük’e, Yunan kampinglerine, Retsina’ya, 6-7 Eylül’e, 28 Nisan’a, Selanik’e, İpsala’ya, Kavala’ya hep aynı zihinsel bagajla bakılıyor. Bu bagaj bazen yorucu ama metnin kimliğini de tam olarak bu oluşturuyor.

Ancak tam burada metnin temel riski de başlıyor:

Metin, bilinçli olarak dağınıklığı savunuyor; önsözde bu dağınıklığın “hayatın kendisi” olduğu söyleniyor. Fakat okur açısından her dağınıklık edebi verime dönüşmeyebilir. Bazı bölümlerde Kerem’in sesi çok güçlü; bazı bölümlerde ise anlatı, okurun önüne metinsel bir dalga gibi yığılıyor.

Bana göre metnin en iyi çalıştığı yerler şunlar: Kerem’in çocukluk ve yatılı okul anıları; Yunanistan kampinglerindeki gözlemler; Retsina-sofra-gece-deniz üçgenindeki iç çözülmeler; Özlem’le konuşmalar; Bay Editör’ün metne müdahale ettiği oyunlu bölümler; İstanbul Rumları, Yeşilköylü yaşlı kadın ve 6-7 Eylül gibi tarihsel yaraların kişisel hafızaya bağlandığı sahneler. Örneğin Yeşilköylü yaşlı kadının Kerem’e sarılması, metnin en dokunaklı ve yalın sahnelerinden biri; burada ideolojik söz geri çekiliyor, insan kalıyor.

Dil bakımından metin özgün, fakat editoryal sıkılaştırmaya ihtiyaç duyuyor. Uzun cümleler, ara sözler, köşeli parantezler, bilinçli tekrarlar, “işte”, “evet”, “neyse”, “stop” gibi müdahaleler anlatıcı sesin parçası. Bunlar metnin tadını veriyor.

Kurgu açısından metnin omurgası var: yola çıkış, Yunanistan kampingleri, geçmişe dönüşler, hesaplaşmalar, dönüş, Akbük ve “Soruyu Sormak” fikrine bağlanan final. Finalde Kerem’in yeniden eyleme geçmesi, büro açması, yazması, direnmesi ve “soruyu sormak” fikrini merkeze alması metne umutlu ama kolaycı olmayan bir kapanış sağlıyor. Karavanın sis içinde ilerlediği, sonra ışığa ve Akbük’e ulaştığı bölüm de sembolik açıdan başarılı; yolculuk karanlıktan aydınlığa, savrulmadan yeniden direksiyona geçmeye dönüşüyor.

Genel kanaatim: Bu metin sıradan bir roman değil; kişisel hafıza ile Türkiye’nin kültürel-siyasal hafızasını karavan yolculuğu üzerinden konuşturan, deneme-roman sınırında özgün bir eser.

En büyük değeri ise, hazır kalıpların içinde kaybolmaması...